Prof. Dr. YANKI YAZGAN ile Söyleşi

“Üretmeyen insan, hayatını anlamlandıramaz.”

 

Konferansları, kitapları, karikatürleri ve araştırmalarıyla hepimizin belleğinde önemli bir yeri var Prof. Dr. Yankı Yazgan'ın... 'Bir Tatlı Telaş', 'Kalp Çarpar Beyin Böler', 'Kalbinle Düşün Aklınla Hisset' kitaplarına verdiği muzip isimler gibi, akıl ve duygu eksenini zorluyor her zaman. Kendisiyle 'kurumsallaşan insan'ın sancılarını ve mobingi bir psikiyatrın gözüyle nasıl gördüğünü konuştuk. Prof. Dr. Yazgan, insanın üretmeden hayatını anlamlandıramadığını ve sancının esas kaynağının bu olduğunu vurguluyor.

 

 

Bugün iş yaşamındaki en büyük sorunlardan biri de mobing. İnsanlar neden birlikte çalıştıkları kişilere mobing yaparlar?


Mobing yapmak için kötü bir insan ya da ruh sağlığı bozuk olmak gerekmiyor. Önce insanın beyin-davranış ilişkisine bakışımı anlatayım. Doğuştan getirdiğimiz genetik özelliklerimiz ve beynimizin bununla uyumlu bir çalışma tarzı var. Bu tarz,belli yaşam koşullarında, belli durumlarla karşılaştığınızda, bazen daha kolay bozulabiliyor. Yaşamımızdan biri, beklenmedik bir şekilde eksildiğinde, kimimizde panik atak çıkıyor, kimisinde bir şey olmuyor. Biz bireyi, sadece biyolojik bir nesne ya da sadece birtakım ruhsal çelişkilerin ürünü olarak görmüyoruz.Bireyi, değişik formlar alabilen bir hamur olarak hayal edebiliriz.Dolayısıyla, anne babamızla başlayan bir süreç bu. Okul, eşler, arkadaşlar,tuttuğumuz takımlar da belirliyor. Bu gözle baktığınızda, iş yeri, insan yaşamındaki çok kritik yerlerden biri. Çünkü insanın üretici olma ihtiyacını gerçekleştirdiği bir yer. Yaptığınız işin sonucunu görme arzunuzu tatmin ettiğiniz yer. Ve bunu genellikle başkalarıyla birlikte yaptığınız bir yer. Bunlar gerçekleştiği takdirde, psikolojik olarak da doyumlu bir birey oluyorsunuz. İşyerleri, acaba bu ölçütlere ne kadarı uyabiliyor? 

 

Mobingi iş yerlerinin durumu mu tetikliyor?


Birçok iş yerinde part time çalışma var. Uzun sürelerle aynı iş yerinde çalışanların bile birbirini bilmedikleri bir düzen var. Çalışanların çok hızla değiştiği, hızlı 'turnover'ı olan iş yerleri de var. Birçok hizmet taşeronlaştırılmış vaziyette. Ben aslında burayı temizliyorum ama, aslında benim şirketim nerede? Aidiyetim nereye? İnsan zihninin alıştığı düzene aykırı bir ortam içindeyiz. Zaman baskısı çok büyük.Bunlar iş yerlerinde insanlar arasındaki bağların oluşmasını zorlaştırıyor. İşyerlerinde yaptığımız işi zorlaştırıyor ve başkalarıyla birlikte çalışma arzumuzu tatmin etmiyor. Ne işe yaradığımızı anlamadan çalışıyoruz. Daha sonrada anlamsızlık duygusunun çok fazla olduğunu görüyoruz. Anlamsızlık duygusu da,kendinizi güvende hissetmediğiniz için tehditkar gördüğünüzden kurtulmaya çabalamayı, başkalarıyla uğraşmayı getiriyor. Bu psikolojik bir süreç gibi gözükmekle birlikte,  yapısal bir sorunun doğurduğu bir durum. 

 

Kurumsallaşmaya çalışan şirketler var. Sistemler alınıyor, yazılımlar yaptırıyorlar. Fakat en büyük direnci, kurumsallaşmayı satın alan üst düzey yönetim yapıyor. Yapısal zemin hazır değil diyebilir miyiz?


Kurumsallaşmaya başladığınızda, başkalarına hesap verme durumu ortaya çıkıyor. Hesap vermek,aslında işbirliğinin bir parçası. “Ben vapuru kaçırdım, gecikiyorum” demek için arkadaşınızı aradığınızda, bu bir hesap vermedir. Hesap verme, aslında başkalarını ciddiye almaktır. Kurumsallaşan kişi, gönüllü olarak rahatını bozuyor.

 

ÜRETMEK= EMEK VERİP, SONUÇ ALMAK


Rahatı bozulan kişinin talepleri ve beklentileri de değişiyor mu?


Bugün baktığımızda,üretim sıkıntımız var. Ben üretmeyi, 'emek verip sonuç almak' olarak tanımlıyorum. Bu bir çay demlemek, yeri silmek de olabilir. Günlük ihtiyaçlarımızı kendimizin karşılaması bile mümkün olmuyor, siparişle yemek getirtiyoruz, çayımızı biri getirip önümüze koyuyor. İş ve üretim tarzları,yaptığımız işlerin sonuçlarını net olarak görmemize imkan vermeyecek çapraşıklıkta ve karmaşıklıkta... Ne işe yaradığımızı hissetmediğimiz için bazen sıkıntıya düşebiliyoruz. Türkiye'deki insanları Amerikalılarla karşılaştırırsak,mükemmeliyetçilikle ilgili bir engelimiz olduğunu söyleyebilirim. Hobileri yapıyorsak, çok iyi kusursuz yapmakla ilgili bir endişemiz var. Böyle yapamama ihtimalini de düşünerek, kaçınıyoruz. Birçok kişi sporu yapacak olan, sahilde yirmi dakika yürümeyi değil, maraton koşmayı hedefliyor. Orada Türk insanına özgü “bir tatlı telaş” olması gerekiyor galiba.

Bir işi kusursuz yapmayı isteyip sonra da her şeyi son dakikaya bırakarak yalap şap yapma, bize ait bir özellik... 

 


Mükemmeliği bulamadığımızda da işler sarpa mı sarıyor?


Aynen öyle! Herkes futbolcu Alex olmak zorunda değil ki! Mesela çalışanlar arasında bir turnuva yapılıyor, bir taraf kaybedince iş yerinde çatışma çıkıyor. Biz orada neyi ciddiye alıyoruz? O akşam çıkıp orada oynamayı mı, yoksa şampiyon olmayı mı? Şampiyon olmasanız da çok güzel. 'Fair play' ruhunu biz yaşamıyoruz. 'Ya İstiklal ya ölüm!' mantığıyla, ölüm kalım mücadelesi veriyoruz. İyi kavramıyla ilgili bizim bir problemimiz var. İyinin ne olduğunun tanımlanması gerekiyor. Benim için iyi, emek verilmiş olan... Bu kaybolmuş bir şey şu anda. Herkes, en gösterişli nasıl yapabilirim, en havalı nasıl olabilirim telaşında. İyi kavramı, şu anda allanmış pullanmış olarak sunuluyor. İsmini bile telaffuz edemediğimiz yemekler yemek mesela... Bunu yapmamız gereken bir şey haline getirdiğimizde, herkes nefret ettiği yemekleri yediği lokantalara gidip, dünyanın parasını veriyor. 

 

SADELİĞE İHTİYAÇ VAR

 

İhtiyacımız olan nedir peki?


İnsanoğlunun iyi ilişkilere ve üretici olmaya ihtiyacı var. Sadelik, iyilik, emek verilmişlik arasındaki ilişkinin çok iyi belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bunlar evrensel değerler ve binlerce yıldır var. Yeni bir şey keşfetmemize gerek yok. 

 

İstatistikler,milyonlarca kutu antidepresan tüketildiği söylüyor. Baktığımızda şehirli,eğitimli ve çalışan kişilerin bu tüketicilerin çoğunluğunu oluşturduğunu görüyoruz. Bütün bu kaos, kullanım ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?


Asıl soru, neden böyle bir ihtiyaç doğuyor? Fazladan olan bir ihtiyaç. Hayatın akışı içerisinde,diyelim ki yüzde 10' larda olan bir oran, 80' lerde... 90' lı yıllarla birlikte patlıyor antidepresan kullanımı. Neden 2000' lerde artmaya devam ediyor? Asıl nokta bu. Antidepresanı yasaklasalar da, bu olay devam edecek. Antidepresanların daha çok kullanılmasını gerektiren sorun, antidepresanlar değil. Onlar tıbbın bulduğu geçici bir çözüm. Ama bunun neden bu kadar çok yaygınlaştığına kafa yorulması gerekiyor. Üreticilik hissini insan ilişkilerinin güçlülüğünü, bunların sağlandığı iş ortamlarına daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Antidepresanlar, nispeten daha hesaplı olduğu için kullanılıyor. Bir psikolog  ya da koça göre, herkesin çok daha kolay ulaşabileceği bir çözüm. O nedenle, burada benimsiyorum şu: Bu ihtiyaç nereden arttı? 

 


Çözüm için nereye bakmak gerekiyor?


19'uncu yüz yılın sonunda, genel bir bitkinlik, yaşamdan bezginlik hastalığı ortaya çıkmış. Freud da aynı zamanda ortaya çıkmış. Ilaç yokmuş o zaman, Freud kokaini ilaç olarak kullanmaya çalışmış ama, başarılı olamamış. Çözüm bulunması gereken şey,toplumda yaygın olarak ruhsal çöküntü ve boşluk duygusunun ortaya çıkma sebebi... Bununla ilgili psikolojik açıklamaların yetersiz olduğunu biliyoruz.Psikolojik durum, bir sonucu bunun. Antidepresan, sonucu düzeltmeye çalışıyor.Kırılmış kolunuzu alçıya almak gibi. Bunu yaşamda anlam bulmanın giderek zorlaşmasıyla açıklayan düşünürler var. Bana da yakın geliyor. Mükemmeliyet arayışı, eksikliğe tahammülsüzlük, her şeyin en iyisi en yenisi olması gerektiği inancı, özellikle beyaz yakalı plaza çalışanları, devamlı yükselmeye, rekabete yönelik, ama niçin rekabet ettikleri de belirsiz... Çünkü ortaya konan somut bir ürün yok. Tüketimin aşırılığı ile ilgili hep şikayet ediyoruz ama bunun esas nedeni üretimin aşırılığı. Ben çocukken 50 liraya aldığımız pantolonu, şimdi 5 liraya alabiliyoruz. Dolayısıyla 1 tane yerine 10 tane alıyoruz. Üretim çok kolaylaştı.  Bir yandan da insanlar, hayatlarındaki boşluk duygusunu, arabalarını, cep telefonlarını yenilemek, daha iyi sitelere taşınmak dolduruyor. Bir türlü rahat etmiyorlar. Oradan oraya koşturuyorlar, geziyorlar. “Oh!'' diyen yok. Hedef tamamen ileri gidiyor. Kovaladıkça kaçan bir serap var. Mutluluk bir serap gibi, hiçbir zaman orada yok. Bunun yarattığı büyük bir boşluk var.

 

İŞE YARAR OLMA VE KABUL EDİLME DUYGUSU

 

İşyeri psikologları da bu soruna çözüm bulmak için ciddi bir mesai yapıyorlar.


Aynen savaştaki gibi,savaşta amaç, askerin savaşa devam edebilmesi için, onu iyileştirip bir an önce alana geri yollamaktır. İşyeri psikoloğundan beklenen üretimin aksamadan sürmesi mi? Bu da sistemin birleştiricisi. Halbuki insanlar, kendilerinin hayat içindeki yerlerini daha iyi anladıkları, o işin içinde kendilerine anlamlı bir durum oluşturdukları takdirde, saçma sapan bir işte de olsalar, tatmin olabiliyorlar. İşe yarar olma ve kabul edilme duygusu herkesin ihtiyaç duyduğu bir şey.


Yeni çatışma alanları yaratılıyor. İnsanlar sosyal medyada aforizmaların arkasına saklanarak duygu ve düşüncelerini ifade ediyor. Aklından geçenin filtresizce söylendiği bu mecralarda, sanal mobing de oluşuyor. Siz nasıl bakıyorsunuz buna?


Sosyal medya bence çok güzel bir kaynak. Ben de Twitter kullanıcısıyım (@yankiyazgancom). Yazılarımı ve faaliyetlerimi duyurmak için kullanıyorum. İlgimi çeken, desteklenmesi gereken bir faaliyet olduğunda kullanıyorum. Karşımızdaki ile muhattap olmadığımız her türlü ilişki biçimi, karşımızdakinin insan olduğunu bize unutturur. Yüz yüze gelmekle, kahve makinesinin yanında sohbet sırasında laf çarpmakla, ekranın başındaki laf çarpma arasında fark var. Dolayısıyla o fiziki beraberliğimiz olan insanların, zaman çok önemli, bağların güçlenmesine engel olan bir yanı oluyor. 15 bin takipçiniz, hastaysanız gelip çorba pişirecek mi size? Gerçekçi olmayan durumlarda yakınlık hissi veren bir şey yaratılıyor.

 

Özgüvenli olmak ile densiz olmayı bir konferansınızda çok güzel anlatmıştınız. İnsanlar özgüvenli olmayı, birini kolayca rencide edebilmek ve kırmak olarak algılıyor.


Birçok yerde bu maalesef teşvik de görüyor. Benim çocuklar ve ailelerle çalışmalarda gördüğüm,çocuğun aklına geleni söylemesi bir özgüven işareti olarak algılanıyor.Aklımıza geleni söyleyebiliriz elbette, buna bir engel yok. Ama bundan, başkalarının nasıl etkilenebileceğini hesaba katmak, insanın sosyal gelişimindeki bir üründür. “O zaman tutuk mu olsun, ürkek mi olsun?” diyorlar. Burada bizi başkalarının nasıl değerlendireceği ile ilgili konu, onların bize vereceği tepki değil. Ben, 'başka birinin zarar görmesini önemsemek' diye tanımlıyorum.Başka birinin bizim eylemlerimizden zarar görmesini önemsediğimiz ölçüde,toplumsal barış, iş yeri ve aile barışı artıyor. Diyelim ki, bir arkadaşımızı gördük çok kilo almış ve o akşam yeni tanıştığı bir beyle ya da hanımla yemeğe çıkacak. Siz ona, “Yav sen de amma kilo almışsın!” demek zorunda mısınız? Yalan mı? Evet kilo aldığı doğru. Kendisi bunu bilmiyor mu? Aptal değil elbette karşınızdaki. Bu tip şeyleri aktarmayı insanlar özgüven olarak görüyor. 

 

ÖZGÜVEN VE ZARAR VERME ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ

 

Zarar veren özgüven de diyebilir miyiz buna?


Bu özgüven olabilir ama, başkasına karşı zarar verme perspektifini içermeyen hiçbir atılganlık,girişkenlik, insani değil. Bence bu kadar basit. Bunu gereksiz bir kibarlık yada  yumuşaklık olarak değerlendirebiliyor birçok kişi ve “Böyle olursan herkes seni ezebilir, hakkını yiyebilirler”diyorlar. Doğru, öyle bir ihtimal var ama, bizim yaşama bakış açımızı ne belirleyecek. Başkasını ezmenin, bizi ezilmekten kurtaracağını sanmamak gerekiyor. Bir çeşit korunma bu ama, maalesef tutmaz genellikle. 


İnsanların toleransları ve birbirlerine saygıları da azalıyor sanki?


Kendi yaşamlarında boşlukları olduğu sürece bu davranış gelişiyor. Siz kendinizin çok kolay incinebilirlik algınız sebebiyle, başkalarından gelen tehditlere daha hassassınız. Bir de içinizde bir anlamda, bir yerde bilmediğiniz zamanda büyük bir haksızlığa uğramış bir kişinin, bir mağdurun, kendine her şeyi hak bilen,bir çocuk gibi  istediğini yapmayı isteyen mağdurun ruh hali de var. O bana öyle yapmıştı, ben de istediğimi yapabilirim. “Şimdi sıra bizde” var mesela. Siyasette de bu böyle oluyor. 

 


Peki, toleranslı olmak ve bunu karşınızdan beklemek neden hayale dönüşüyor?


Bu bir döngü... Bunu konuşunca, hayali bir şey konuşuyorsunuz deniyor. Ama ben o kanaatte değilim.İnsanlar arası işbirliğini pekiştiren, beraber yaşamayı geliştiren her türlü yaşam ve çalışma düzeni, aile ve iş yeri olabilir, dediğimiz problemlerin daha az olmasını gerektiriyor. Çünkü bunların yaşanmadığı iş yerleri, aileler ve okullar var. Mesela nerede mobing olmuyor?

 


Açık iletişimin olduğu, insanların kendini ifade edebildiği yerlerde mobing olmuyor.


Söz söyleme özgürlüğü burada devreye giriyor. Birçok şeyi söylemiyoruz ama, öfkeli, agresif olsak bile, zarar verme noktasına geldiğinde, birçok insan duruyor. Trafikte bakın,birbirlerine vurmak üzere olsalar bile, birisi gelse de tutsa diye bekliyorlar. 

 

Kitaplarınızın isimleri harika: 'Bir Tatlı Telaş, 'Kalbinle Düşün, Aklınla Hisset!!, 'Kalp Çarpar Beyin Böler'.  Hep bir kalp ve beyin vurgusu var. Kalbe düşündürüp, beyne hissettiriyorsunuz. Bu nasıl oluyor?


Bunun fark edilmesi benim için çok güzel. Kalp daha ziyade hızlı hareket eden, duygularımızı dürtülerimizi, sezgilerimizi harekete geçiriyor. İlk yapmak istediğimiz,içimizden gelen en uygunu olmayabiliyor. Birine zarar vermek, ilk içimizden gelen olabilir, ama aklımızın sesini dinle dediğimizde , iyi şeyler olabiliyor.Çünkü yüreğimiz bizi her zaman iyi bir yere götürmez, öfke de, nefret de yürekten geliyor. Dolayısıyla kalp deyince herkesin aklına yürek ve aşk gelmekle birlikte, böyle bir şey yok. Orada ben daha çok bir dengeden bahsediyorum. Sadece bu duyguların etkisinde olmayan bir beyin ile son derece sıkıcı, mekanik, insani olmayan yanı olarak düşündüğüm için, duygularımızın farkında olmanın önemli olduğunu, ama duygularımızı aklın dengelemesi ölçüsünde, gerçek yerini bulduğuna inandığım için bu başlığı kullandım.