LALE MANSUR ile Söyleşi

HAYALLERİM BENDEN ÖNCE UÇUYOR…

 

"Çabuk tarafından" bülteninin ilk sayısı için, oldukça başarılı bir bale kariyerini yarıda bırakıp, oyunculuğa geçiş yapan ve ilk filmiyle Altın Portakal ödülünü alan Lale Mansur ile seçimlerini, zaman  ve hedef değişimlerini konuştuk.

 

Lale Mansur, “Hayallerim benden önce uçuyor” dese de, O'nun hayallerini gerçek kılan şey, öğrenmeye ve değişime ayak uyduracak koşulları yaratmaya sarf ettiği emeğin altında gizli...

 

 




Türkiye'de bale dünyasının Prima Donna'sı iken, ne oldu da kariyerini değiştirdin ve oyunculuk sürecine girdin?

 

Bu dönüşümde, en büyük etkenlerden biri eşim Cem'in Londra'ya taşınması oldu. Çünkü Oxford'daki orkestranın müzik direktörü olacaktı. Bale de öyle gidip gelinerek yapılacak bir şey değil ve o yaştan sonra, Royal baleye girmem çok zordu. Herhangi bir küçük bir grup da beni kesmeyecekti. Alıştığım şey başroldü. Sadece klasik eserlerde değil, modern, jazz her türlü eserde, 18 yaşından beri başrol oynuyordum. Dolayısıyla, Londra'da küçük bir grupta yer almak da bana yetmeyecek ve beni tatmin etmeyecekti. İki seçenek vardı önümde, ya eğitici olmak için yeni baştan bir öğrenim görmem gerekiyordu, ya da tamamen bırakıp,bambaşka bir dala yönelmem gerekecekti. Ben ne yapacağımı bilemediğim için bir yıl psikiyatra gittim. Yani, “Ben kimim? Hayattan beklentim nedir?” gibi soruların peşine düştüm. insanlar bunu ancak 60 yaşlarında soruyorlar, emekli olduktan sonra sorulan sorular bunlar... Ben çok genç bir yaşta bunu sormayı başardım ve bir yıllık süren bir terapi sürecinde sürekli yeni meslek arayışlarım oldu. Bir sürü yeni güzel meslek yapabileceğimi gördüm. Çevirmenlik, dans terapi gibi meslekleri gerekli eğitimleri aldıktan sonra yapabileceğimi düşündüm, ama bu fikirler yetmiyordu, kısa sürede içimdeki heyecan sönüyordu. Öte yandan, yıllarca yaptığım mesleğimi de tamamen çöpe atmak istemedim. Sonra bir gün aklıma geldi ve “Ben niye oyunculuk yapmıyorum?” sorusunu sordum kendime. Tamam 18 yaşında değilim artık ama, bir kere oyuncu oldun mu, her yaşın kendine göre bir rolü var ve aklın başında ve sıhhatin yerinde olduğu sürece, yapabileceğin bir iş bu. Bu fikri beğendim, bir baktım gitgide daha çok beğeniyorum. Mesela Hürrem Sultan Balesi vardı. Orada benim en iyi oynadığım rollerden biriydi. Onda şunu hatırladım. Mustafa'yı boğdurduktan sonra Hürrem'in bir solosu var. Kuliste bekliyorum, tüylerim ürperiyor, bunun gibi anları çok hatırlıyorum. Farkettim ki, işin daha çok oyunculuk kısmı beni ilgilendiriyordu. Boş yere dön, hopla zıpla filan, eğer bir sıçrama hareketi varsa bir isyanı, bir şeyi-duyguyu anlatması gerekiyordu benim için dansçıyken de. Dolayısıyla oyunculuğun benim için çok iyi olabileceğini gördüm, baktım ki hevesim de hiç geçmiyor, tamam dedim: “Ben oyuncu olacağım!”  Tabii başka bir şey daha var. Bale ömrümün sonuna kadar yapabileceğim bir meslek değil. Evet erken bıraktım, bir 10-12 yıl daha rahatlıkla dans ederdim, ama şu anda çok çok mutluyum. Çok aşıktım baleye ve oyunculuğa da aynı şekilde çok aşığım.

 

Oyunculukta devam etme kararı aldıktan sonra, önüne engeller çıktı mı? Zorlandığın noktalar oldu mu?

 

Olmaz mı... Hem de ne engeller, elimde hiçbir şey yoktu. Baştan konservatuar bitirmemişim. Diksiyon dersleriyle başladık. Amerika'da bir hocayla yazışmaya başladım. Oyunculuk dersleri aldım. Çünkü bir disiplinden geliyorum ve başka disiplinde öğrenilmesi gereken bir çok şey olduğunu biliyorum. Öyle “Ben yaptım oldu” demekle olmuyor bu işler. Ciddi ve yoğun bir çalışma dönemine girdim kendi kendime. Bu arada da,beğendiğim yönetmenlere gittim, bürolarının kapılarını çaldım. “Ben oyuncu oluyorum, diksiyon dersleri alıyorum, Amerika'da bir hocayla çalışmaya başlıyorum. Bana göre bir rol olursa, aklınızda bulunayım” dedim. Çünkü o zamanlar, kasting ajansları filan, hiçbir şey yoktu. Atıf Abi'yi (Atıf Yılmaz) tanıyordum önceden,  avantaj ise bir tek oydu. Çünkü beni balede seyretmişti. O da, “Gel bakalım, sahnedeki kadar rahat mısın kamera önünde de?” dedi. Kısacık bir rol verdi. Bir gün içinde çekim bitti. “Tamam!” dedi ondan sonra, nasıl çalıştığımın da farkında olarak. Onun üzerine “Düş Gezginleri”ni verdi. Böylece yolum açıldı. İlk Altın Portakalı'mı aldım. Aniden göz önüne çıktım.  Bunun da hem avantajı var, çok fazla teklif geliyor, hem de dezavantajı var, kendi jenerasyonumdakiler kadar deneyimli değilim. Sesim de ham, kamera karşısında blokajlar olabiliyor, bütün bunları çözmem gerekiyordu. Çok sıkı çalışıyordum.

 

Bu konuda danışmanlık ya da mentorluk aldığın biri oldu mu?

 

Evet, ama Türkiye'de değil. Amerika'da oyuncu koçu Eric Morris ile çalıştık. Her yıl, her fırsatta gittim. Üç günlük bir workshop için bile bütün yolu göze alarak gittiğim oldu.BBC ile iş yaptım, aldığım parayı bu eğitimlere harcadım. Yatırımı kendime yapıyordum. Eğer inanmasaydım, bunları yapamazdım.

 

Türkiye'de, şimdi geldiğin nokta ile başlangıçtaki durumuna bakacak olursak, nasıl farklar var?

 

Çok farklı tabii ki. Özellikle komedi. Şu anda, çok fazla komedi oynamak istiyorum, çünkü artık yeteri kadar deneyimim var. Örneğin “Amerikalı” filminde çok toydum daha... Şu anda oynasam, bambaşka oynarım.

 

Birisi gelse sana, dese ki, “Oyunculuğumu geliştirmek istiyorum, benim mentorum olur musun, bana destek verir misin?”, böyle bir şeye de açık mısın? Ustalık dönemin diyebilir miyiz?

 

Bir şeyi öğrenmek ve uygulamak bambaşka bir şey, karşınızdakine geçirmek farklı bir şey. Yani çok iyi oyuncular var, ama hiçbiri Eric Morris gibi iyi bir eğitici değil.

 

Eric Morris de bir oyuncu koçu. Bizim kendi koçluk çalışmalarımızda, performans artırımı gibi içerikler var. Bir oyuncu koçu tam olarak ne yapıyor?

 

Çocukken, bir oyun oynardık. Oyunu kendimiz oynardık ve kavga ederdik, ölümüne inanırdık ona, onun gerçek olduğuna ve hiçbir blokaj yoktu. Sinemada, tiyatroda, çocuk oyuncular eniyi oynayanlar... Çünkü o maskeleri takınmamışlar, blokajlar edinilmemiş. Bir şey olunca, hemen inanıyor. Ağlayacaksa ağlıyor, gülecekse gülüyor. O sosyal blokajlara daha sahip olmadıkları için, büyük bir kolaylık. Yani oyunculuğu öğrenmenin büyük bir yüzdesi, o blokajları kaldırmak. Kamera karşısında, kamera orada değilmiş gibi gerçekten oynamak lazım. Oyuncu koçu, oyuncuyu o duyguya sokabilecek tetikleri bilir, tanır. Oyuncunun neresini çekerse, nasıl tepki vereceğini bilir. Mesela bir oyun oynuyorum ve oyunun bir yerine ağlama krizi geçirmem gerekiyor. O anda bir şey düşünüyorum ve o ağlama krizine girebiliyorum. Ama o aynı şey, her gün etki etmiyor. Her gün sabah kalktığında,o gün için neye sevindiğini, neye üzüldüğünü, neyin seni çok sinirlendirdiğini tartıyorsun. Bunlar hep kullanılacak malzemeler bir oyuncu için. Kendi hayatında ve gerçek olan. Bütün bunları araştırmak ve sürekli didiklemek zorundasın.

 

O zaman, kendini çok iyi tanıman lazım, iyi bir oyuncu olmak için.

 

Kendini tanımak çok kolay bir şey değil ama, en azından bahsettiğim şeyleri bilmek lazım. Sadece kendisiyle ilgili değil, toplumda olan bütün dinamikler de bir oyuncuyu etkiliyor...

 

Yarın oyunculuk yapabilmen için bütün koşullar ortadan kalktı diyelim, oyunculukla ilgili bir fırsat kalmadı artık? Bu durumda ne yapardın? Hayata karşı umudunu kaybeder misin?

 

Yapabileceğim pek çok şey var. Baştan okumak istediğim bir sürü bölüm var. Mesela ziraat fakültesine gitmeyi çok isterim. Çünkü toprakla bir şeyler yapmak istiyorum. Sosyal sorumluluk alanında çalışmalar yapabilirim. Sivil toplumda zaten çalışıyorum da, daha yoğun olarak çalışabilirim. Para kazanmak için ne yapabilirim? Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmak diye bir şey olmaz bende. Yapabileceğim elbette bir şeyler vardır, ama çok severek yapabileceklerimi arıyorum hep. Bir çiftlik kurmayı düşünebilirim. Organik tarımla ilgili bir şey beni çok tatmin edebilir,hayvanlarla ilgili çalışmalar beni çok tatmin edebilir. Büyük bir bahçe, bir ev olacak ve çöp çıkmayacak. Böyle bir yaşam, beni çok tatmin edebilir.

 

Kariyer seçimi, duygu, davranış, düşünce üçlüsüyle gelişiyor. Balerinliği seçmek nasıl oldu?

 

Çok küçüktüm, 9 yaşındaydım. Her şeyi yapmak için can atıyordum. Piyano çalmak, folklor oynamak istiyordum. Sonra “Ben baleye gideceğim” dediğimde, ailem destekledi ancak,baktık ki iş ciddiye biniyor, babamla bir anlaşma yaptık. Okuluma devam edeceğim, sınıfta kalmayacağım. Bu şartla konservatuvara devam edebilecektim. Konservatuara devam ettim, istediğimi yaptım ve hiç de pişman olmadım açıkçası. Eskiden hiç oturarak bir şey yapamam gibi gelirdi. Faal olmam lazım diye düşünürdüm. Şimdi linguist olabilirim. Artık arkeoloji, antropolojiye bayılıyorum. Keşke antropolog da olsaymışım mesela.

 

Zaman değişiyor, biz de değişiyoruz. Beklentilerimiz ve isteklerimiz de değişiyor değil mi?

 

Değişiyor, ama bir kere benim kafamda şöyle bir fikir var. Her zaman, her şeyin bir istisnası vardır. Mesela, “Ben oyuncu olacağım” dediğimde, çok meşhur bir oyuncu bana şunu demişti: “Sen genç değilsin, güzel değilsin, sinemanın hali malum. Sen git kendine bir dans okulu aç.” Ondan böyle bir tavsiye isteyen yoktu, ama kendiliğinden böyle bir şey söyledi. Geçmiş olsun, ben çoktan Amerika biletimi almıştım bile. Gitmek üzereydim. Yani, her şeyin bir istisnası var. Mesela Çin'e gittik. Buda heykelleri vardı. Genellikle çoğu çok ince. Bir tane yatık incecik bir heykel vardı. Ne olduğunu sordum. Dediler ki, “Bu adam, Buda'nın öğretisini yaymayı kabul etmiş ama, “Ben yerim de, içerim de, kadınlarla da birlikte olurum, her şeyi yaparım” demiş. “Aman aman tabii. Gel, sen bu öğretiyi yeter ki yay” demişler. O zaman da her şeyin bir istisnası olduğu tezimde haklı olduğumu düşünmüştüm.


Sekiz yıl önce 'Olağan Mucizeler' diye bir tiyatro oyunu yapmıştık. Benim her zaman Edinburg festivaline gitmek ve orada bir Türk topluluğu olarak, İngilizce oynamak hayalim vardı. Böyle bir özgün oyun da çıkınca, bununla gitmeye karar verdik.Yazışmalar oldu. Ses hocasından, temiz bir İngilizce dersi aldık. Sonra Edinburg'a gittik ve  her gece saat 9'da oynamaya başladık. Aradan bir hafta geçti ve ben bir sabah bir uyandım, Edinburg'dayım, İngilizce oynuyorum. Akşam da temsil var. Yatağın içinde, “Sen neyine güvenerek buraya geldin?” diye sorgulamaya başladım kendimi. Çok iyi bir oyuncu olmasan bile, çok iyi yönetmen seni kamera önünde bir şeymiş gibi gösterebilir, ama sahnede bu mümkün değil. Kabak gibi kalırsın orada tek başına. Ama birtakım oyunlarda yer aldıktan sonra, keşke böyle bir şey olsa, Edinburg festivaline gitsem, hatta bir oyunla gitsem oynasam diye bir hayalim vardı. Özellikle tiyatroda bir oyun oynadıktan ve onun zevkini aldıktan sonra, bu düşünce kendiliğinden geliyor, ki bence oyuncunun esas yeri tiyatro sahnesidir. Ama o gün akşama kadar zor geçirdim, çıktım, yürüyüşler, nefes çalışmaları, ego yükselten egzersizler yaptım. Saat sekize doğru makyaja oturduğumda, anca kendime geldim, “Dün yaptın, bugün de yapacaksın!” dedim. Yani hayallerim benden önce uçuyor. Bir bakıyorum, ben nereye geldim diyorum.

 

Peki var mı, gelecekle ilgili şaşırtıcı hayaller?

 

Şu aralar bir oyun teklifi geldi. Çok da güzel bir oyun, ama yapamadım. Çünkü Türkiye gerçeklerinden çok uzakta olduğu için böyle bir şeyi yapmak istemedim açıkçası.Ama şu anda bir kitap var, '90'larda Güneydoğu'da Çocuk Olmak' diye, onunla ilgili okumalar yapmayı düşünüyorum. Onunla ilgili bazı arkadaşlarımla görüşüp,nasıl sahne buluruz diye düşünüyorum. Burası yorucu bir yer. Üç gün Londra'ya gittim. Arkasından altı gün bir ses çalışması yaptım, Amerikalı bir hoca geldi. Onun workshop'una katıldım. Sonra açtım maillerimi, üstüme bir konteynır dolusu çöp boşaltılmış gibi hissettim. Taksim problemi, sokak hayvanları problemi, Beyoğlu sineması kapanıyor derken... Elim ayağım paralelize oluyor. Ama bu kitapla ilgili bir şey yapmak istiyorum açıkçası.

 

Üniversitelerde, liselerde meslek seçimi konusunda tespitler yapılabiliyor ve öğrenciler yönlendiriliyor. Ancak, bazen planlar gerçek isteklerle örtüşmeyebiliyor. Bu durumda, herhangi bir alanda, bir işe yeni başlayanlar için ne gibi önerilerin olur?

 

Ben bugüne kadar hep çok sevdiğim bir şeyi yapıp, hep üstüne para aldım. Sevmedikleri bir işte nasıl çalışıyor insanlar, bunu aklım almıyor. Aynı şeyi tavsiye ederim. Çok sevdikleri bir şeyi yapsınlar. Gerekiyorsa, açık üniversiteye kaydolsunlar,gerekiyorsa üniversiteyi baştan okusunlar... İnsan bir şeyi çok isterse, en azından bir kişiyi inandırır kendisine, bir şey yapar. Ülkede para kazanma ve hayatı sürdürme ihtiyacı varken, bazen bu durum zorlaşıyor. Ama bunun koşullarını da aramak lazım. Zaten mecburen çalışacaksın hayatta, bari hiç değilse sevdiğin bir işte çalış. Örneğin, gazetecilik yapamıyorsan, git bir araştırma yap, bir kitap yaz... Bazen, farklı seçenekleri zorlamak gerekebilir.